İnce bir imparatorluk, kalın bir sur
1453'e gelindiğinde Bizans, eski imparatorluğun gölgesiydi. Anadolu ve Balkanlar çoktan Osmanlı denetimine geçmiş, şehir neredeyse kendi surlarının içinde sıkışmıştı. Yine de Konstantinopolis sıradan bir kale değildi. Boğaz'a ve Haliç'e bakan konumu, Ayasofya'nın hatırası ve Roma adının ağırlığı onu hem askeri hem simgesel bir hedef yapıyordu.
Şehri ayakta tutan şey ordusunun büyüklüğü değildi. Asıl dayanak, 5. yüzyılda inşa edilen Theodosius surlarıydı. Kara tarafındaki çift sur, hendek ve burçlar yüzyıllar boyunca kuşatmaları püskürtmüştü. 1453'te de savunmanın omurgası bu hattı. Sayılar kaynaklara göre değişir; savunmacıların birkaç bin düzenli asker ile şehirli gönüllülerden oluştuğu, Osmanlı ordusunun ise çok daha kalabalık olduğu genel kabuldür. Kesin rakam aramak, dönemin kayıtlarını olduğundan daha kesin sanmaktır.
Elli üç gün
II. Mehmed 1451'de tahta ikinci kez oturduğunda şehir meselesini ertelemeye niyeti yoktu. Kuşatma 1453 Nisanının ilk haftasında başladı ve 29 Mayıs sabahına kadar sürdü. Padişah henüz yirmili yaşlarındaydı; yanında Macar dökümcü Urban'ın döktüğü iri toplar vardı. Bu toplar suru bir günde yıkan sihirli silahlar değildi. Günler boyunca aynı noktaya ateş ederek gedik açıyor, gece onarılan duvarı ertesi gün yeniden zorluyordu.
Haliç, Bizans'ın zayıf karnını kapatmak için zincirle kapatılmıştı. Osmanlı donanması bu zinciri aşamayınca gemilerin bir bölümü karadan, Galata sırtlarının üzerinden Haliç'e indirildi. Ayrıntılar tartışmalıdır; olayın kendisi ise kuşatmanın yalnızca kara suruna dayanan bir hesap olmadığını gösterir. Deniz tarafından da baskı kurulunca savunmacılar ince bir hatta daha da inceldi.
29 Mayıs 1453 sabahı surdaki gedik tutulamadı. İmparator XI. Konstantinos çarpışmada hayatını kaybetti. Doğu Roma'nın başkenti o gün sona erdi.
Cenevizli komutan Giovanni Giustiniani'nin yaralanıp mevziyi terk etmesi, son saldırının dönüm noktalarından biri olarak anlatılır. Şehir düşünce yağma oldu. Ortaçağ savaş hukukunda direnen bir kentin düşmesi bunu beraberinde getirirdi. II. Mehmed kısa süre sonra yağmayı durdurdu; amacı harabe bir kupa değil, yaşayan bir başkentti.
Boşalan şehri doldurmak
Fetih, kapıdan girmekle bitmedi. Nüfus azalmış, mahalleler seyrelmişti. Osmanlı yönetimi izleyen yıllarda Anadolu ve Balkanlar'dan aileler iskân ederek çarşıyı, limanı ve mahalleleri yeniden işletti. Ayasofya camiye çevrildi. Patrikhane ise kaldırılmadı; Ortodoks cemaatin dini başı olarak yerinde bırakılması, şehri yalnızca Müslüman bir ordugâh olmaktan çıkaran tercihlerden biriydi.
Saray Edirne'den bir anda boşaltılmadı. İstanbul'un idari merkez haline gelmesi yıllara yayıldı. Yine de yön belliydi: Boğaz'ın iki yakasını tutan devlet, başkentini de boğaza taşıyordu. Topkapı Sarayı'nın çekirdeği bu tercihin taşlaşmış halidir.
Avrupa'da duyulan ses
Haber Batı'ya ulaştığında şok büyüktü, çünkü şehir hâlâ Roma'nın doğudaki varisi sayılıyordu. Papalık yeni bir haçlı seferi çağrısı yaptı; çağrı siyasi birliğe dönüşmedi. Tüccarlar için mesele daha somuttu. Karadeniz ve Doğu Akdeniz yollarının denetimi artık Osmanlı gümrüğünden geçiyordu.
Bazı ders kitapları 1453'ü "Orta Çağ'ın bittiği gün" diye kapatır. Bu, hatırlaması kolay bir eşiktir; tarihin kendisi tek güne sığmaz. Matbaa, okyanus yolculukları ve İtalya'daki hümanist birikim aynı yüzyılın başka köşelerinde zaten yürürlükteydi. Yine de Konstantinopolis'in el değiştirmesi, Akdeniz dünyasının ağırlık merkezini kaydıran en net olaylardan biridir. Bilginlerin bir kısmının İtalya'ya geçmesi de bu kaymanın kültürel tarafına eklenir; Rönesans'ı tek başına başlatmış değildir.
Bugün surda ne okunur?
Kara surları hâlâ ayaktadır. Gediklerin izi, burçların ekleri ve hendek, 1453'ün bir destan cümlesinden ibaret olmadığını gösterir: bu, lojistik, top teknolojisi ve bir şehrin iaşesi üzerine kurulmuş uzun bir kuşatmaydı. Ayasofya, Topkapı ve sur hattı aynı olayı üç ayrı yerden anlatır. Biri ibadetin mekân değiştirmesini, biri yeni yönetimin yerleşmesini, biri de duvarın nerede kırıldığını.
Tarihi okurken iki kolaycılıktan kaçınmak yeter. Birincisi, fethi yalnızca kahramanlık hikâyesine indirgemek. İkincisi, onu yalnızca bir yıkım tarihi saymak. 29 Mayıs, bir devletin kapandığı ve başka bir devletin başkentini seçtiği gündür. Şehir o günden sonra da aynı suyun kıyısında kaldı; adı, dili ve gökyüzüne bakan kubbesinin kullanımı değişti.